İnsanı konu alan beşerî ilimler, onun ihtiyaçlarını göz ardı edemezler. Hatta insanın fert ve toplum halindeki ihtiyaçlarının bu ilimlerin kimi zaman doğrudan kimi zaman dolaylı olarak ana konusunu teşkil ettiğini söylememiz mümkündür. Tıp, insanın yapısını incelerken aynı zamanda bu yapının sağlıklı bir şekilde devam etmesi için onun nelere ihtiyacı olduğunu da incelemek durumundadır. Bu ihtiyaçların yeterince tatmin edilmemesi organizmada dengesizliklere ve hastalıklara sebep olur. Onun demire, çinkoya, potasyuma ihtiyacı olduğu gibi sevgiye, güvene ve kendini gerçekleştirmeye de ihtiyacı vardır. İnsan bu ihtiyaçlarını tek başına karşılayamaz. Onun için onları karşılayacak bir aileye ve topluma ihtiyaç duyar. Fakat insanın ihtiyaçlarını karşılaması beklenen bu çevre aynı zamanda ondan beklenti içinde olur. Dolayısıyla insanın, çevresi ile olan ilişkilerinin tanzim edilmesine ihtiyaç vardır. Bu bağlamda her bir insanın haklarının ve vazifelerinin tespit edilip bilinmesi gerekir. Din ile birlikte bilhassa ahlâk ve hukuk öğretileri bu tespit işiyle yakından ilgilenirler, kurallar önerirler. Onların önerdiği bu kurallar, olması gerekene ne kadar yaklaşırlarsa ve aynı derecede toplumsal destek de bulurlarsa hem o toplum hem de onun fertleri huzurlu olur. Bu huzurun yoğunluğu, sadece içinde yaşanılan topluma da bağlı olmaz. O huzur, bu toplumu çevreleyen ve etkileyen toplumlar yani bütün dünya ile de bağlantılıdır.
İdeal olan, her fert ve toplumun hak ve vazifelerini bilmesi, kimsenin başkalarının haklarına saldırmamasıdır. Fakat insanın doğasında sevgi, saygı, merhamet gibi iyi duygular yanında bencillik, zulüm, saldırganlık gibi kötü huylar da vardır. Allah iyiliği teşvik etmekle birlikte insanı iyiye de kötüye de kâbiliyetli, serbest irade sahibi bir yapıda yaratmış, bu irade serbestliğine bağlı olarak hesap vereceğini de hep vurgulamıştır. İnsanda var olan bu iyi hasletlerin geliştirilmesini, onun hayatın bir imtihandan ibaret olduğunun bilincinde olmasını istemiştir. İnsanın hayatına yön veren kurallar arasında hukuk, ahlâk ve din kuralları öne çıkar. Aslında ideal manada düşünüldüğünde teorik olarak bu üç tip kuralın birbiriyle çatışmaması hatta belki de aynı olmaları gerekir. Çünkü karakterleri farklı da olsa onların teorik hedefleri insanın mutluluğudur. İnsanlara ve insan topluluklarına yön veren derûnî kurallar din kurallarıdır. Ahlâk kuralları da çoğu kere toplumların içselleştirdiği kurallara ve bu arada din kurallarına göre şekillenir. Hukuk kuralları, toplumun ahlâk kurallarını dışlamaz. Onlardan kaynaklanır ve onlara uyulmasını ayrıca maddî müeyyideler ile güvence altına alır. Çünkü hukuk, toplumsal bir olgudur ve toplumsal bünyedeki iradeler hukuka yansır, en azından yansıması beklenir. Bağımsızlığını kazanmış ve bunun kıymetini bilen toplumlar, içselleştirdikleri ahlâk kurallarının, müeyyide ile desteklenmesine ihtiyaç hissettikleri zaman bunları yazılı hukuk kurallarına dönüştürürler. Hatta bazı toplumlar böyle bir yazılı tespite de gerek duymaksızın örf ve âdete yansımış ahlâk kurallarını uygulamada aynı zamanda doğrudan hukuk kuralı kabul ederler. Fakat bir toplumun benimsediği ahlâk ve hukuk kuralları her zaman ideal mutluluk kuralları olmayabilir ve toplumdaki hâkim zümreler, bu haksız kural ve değerlerini hukuk kuralı haline getirerek başkalarına zulüm ve haksızlık yapabilirler. Onun için hukukun, "ait olunan grubun dayattığı toplumsal ilişkileri belirleyen zorunlu kurallar bütünü" olarak alınması ve benimsenmesi kendi içinde bazı sakıncaları da barındırabilir. Bunun yerine hukuku Görgün'ün de dediği gibi "toplumun genel yararını veya ortak iyiliğini sağlamak amacıyla yetkili makam tarafından konulmuş ve etkinliğini sağlamak için ilke olarak müeyyide ile güçlendirilmiş bir toplumsal yaşam kuralı" şeklinde anlamak kanaatimizce daha isabetlidir.
Fıkıh, İslâm dininin Müslüman fert ve topluma yönelik taleplerini inceleyen ve kurallaştıran bir ilimdir. Onun kurallarının bir kısmı, konusu itibariyle ahlâk ve hukuk kuralları gibi olsa da aynı zamanda insanın Allah ile olan ilişkilerini düzenlediği için onlardan daha geniş bir alanı kendisine konu olarak seçer. Fıkıh, İslâm dininin taleplerini tespit ederken onun güvenilir bulduğu metinleri esas alır. Bilindiği gibi bu metinler Kur'ân ve sünnettir. Hz. Peygamber'in sağlığında bizzat onun bildirimleri, dinin taleplerini anlamak için yeterli iken ondan sonra "sünnet" kavramı içinde bu bildirimleri ihtiva eden metinler esas alınmaya başlanmıştır. Sünnet kapsamındaki metinlerin Hz. Peygamber'e âidiyeti çoğu kere kesin olmadığı veya bunların kesinliği ve bir kısmının bağlayıcılığı üzerinde farklı değerlendirmeler bulunduğu için sünnet kaynaklı hükümler etrafında zaman zaman esaslı görüş ayrılıkları vardır. Ayrıca "icmâ" kavramı ile bütün Müslüman müçtehitlerin bir mesele üzerinde ittifak etmeleri de temel delil kabul edilmiştir.
Kur'ân ve sünnet metinlerinde, bu metinlerin doğrudan bildirdiği hükümlerle birlikte o hükümlerin arka planını teşkil eden, onların öyle olmasında ana etken olan vasıflar da tespit edilmeye çalışılmış ve bu tespite bağlı olarak hükümler genişletilmiştir. "Kıyas" olarak adlandırılan ve Müslüman kitlenin çok büyük çoğunluğu tarafından benimsenen bu faaliyet, fıkhın hayli geniş bir alanını oluşturur. Bir hükmün, öyle olmasında ana etken olan vasfa fıkıh ve usul âlimleri "illet" derler. İllet tespit edilirken hüküm ile illet olacak vasıf arasındaki münasebete dikkat edilir. Usulcüler bu münâsebeti müessir, mülâim, mürsel ve mülgâ olarak dörde ayırırlar. Bunlardan birincisini ve çoğu kere onunla birlikte ikincisini hükme esas alırlarken dördüncüsünü reddederler. Üçüncüsü üzerinde de geniş fikir ayrılıklarına düştükleri görülür. Bu konuyla bağlantılı olarak "maslahat"tan söz ederler. Maslahatı, insanın ihtiyaçlarının en uygun biçimde tatmini olarak anlamamız mümkündür. Bu manada düşünüldüğü zaman Allah'ın ve Peygamber Efendimizin bütün hükümlerinde maslahat vardır.
Fıkıh kitapları, konularını incelerken tespit ettikleri hükümlerin ve vardıkları sonucun delillerini de zikrederler. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi ana deliller Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas olsa da fakihler bunların aklî gerekçeleri ile de meşgul olurlar ve açıklamalarında bu gerekçelere yer verirler. Onların bu gerekçeler arasında çoğu zaman ihtiyaca (hâcet) vurgu yaptıkları görülür. Bu gözle bakıldığı zaman fıkıh kitaplarının bazan mutlak olarak bazan da derece ve şiddeti de belirtilerek ihtiyaç vurgusuyla dolu olduğu görülür. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi insanın ihtiyaçları maddî olduğu kadar aynı zamanda manevî veya rûhîdir. Onun, hayatını devam ettirmek için yiyip içmeye olduğu kadar sevmeye ve sevilmeye, yardım etmeye ve gerektiğinde yardım alacağı duygusuyla dolu olmaya, insanca bir hayat yaşama konusunda endişesiz olmaya, kendinden çok güçlü ve onu hep gözeten Yüce varlığa (İslam'a göre Allah'a) inanmaya, ona ibadet etmeye ihtiyacı vardır. Fıkıh insanın hiçbir ihtiyacını dışlamaz ve onun en uygun biçimde tatmini için kurallar koyar. Bunu yaparken her şeyi bilen Yüce Allah?ın ve Peygamberinin talimatlarını dikkate alır, onlara muhalefet etmez.
* Bu yazı, "İslam Fıkhında İHTİYAÇ KAVRAMI ve KURUMSALLAŞMASI" (Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 2007) adlı kitabımızdan (s. 5-8) çok az değişiklikle hazırlanmıştır.
Bu Yazı 979 kez görüntülenmiştir..
Dr. Rahmi YARAN Tarafından Yazılan Tüm Yazıların Başlıkları